| |||||||||||||||
| Anasayfa | Haber Ara | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | |||||||||||||||
KATEGORİLERHABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
SENDİKAL GERİ KALMIŞLIK ÜZERİNE
Ya ‘emek mücadelesi’ ya da ‘kırmızı başlıklı kız’ hikâyesi
SENDİKAL GERİ KALMIŞLIK ÜZERİNE… Cevdet ÖZTÜRK Küresel sermayenin emperyal sarmalına karşı evrensel bir çözümsüzlük ve yozlaşma gözlenirken, diyalektik süreçte sentez aşamasına geçişi sağlayacak ‘antitez olgu’ canlanmadığı müddetçe kapitalist dönemin aşılamayacağı aşikârdır. Hegel’le başlayıp Marks’la bilimsel bir teori düzeyine sıçrayan diyalektik anlayışın toplumbilimsel çıkarımı, Kapitalist Sistemin bir sonraki düzeye geçişini sağlayacak (evrimsel ya da devrimsel) biricik yolun bu olduğuna işaret etmektedir. Bu çatışmanın ‘antitez kefesi’nde hiçte küçümsenemeyecek ağırlıkta yer kapsayan sendikal alanın, diyalektik süreçteki fonksiyonalitesine göz atmak, ‘geri kalmışlık’ olgusunu daha açıklayıcı kılacaktır. Özellikle sendikal kulvarın röntgenini çekmek, yol haritasında kat edilen mesafenin göstergesi olacağından, daha sağlıklı tespitler ve analizler yapmamıza yardım edecektir. Bağlı olarak, bu alanda sorumluluk taşıyan aktörlerin de ‘eleştirel bir bakışla’ kendi süreçlerini tekrar gözden geçirmelerine ve toplumsal sorumlulukları ile yeniden yüzleşmelerine katkı sağlayacaktır. Bu analizde sendikal geri kalmışlığın açıklanması sadece ‘örgüt içi nedenler’ boyutunda ele alınacaktır. Elbette dışsal faktörlerin etkisi yadsınamaz. Ancak esas belirleyici olanın kurumsal yapı dinamikleri olduğu gerçeğinden hareketle ve bazı sınırlılıkları da dikkate alarak, haddimizi aşmadan sendikal entelektüaliteye katkıda bulunmak istedik. Genelde dünyadaki sendikal hareketin, özelde ise ülkemizdeki sendikacılığın yerli/yabancı sermaye tarafından absorbe edildiği ortadadır. Küresel emperyalizm, ne kadar farklı anlayışta olsalar da, bir şekliyle sendikaları sisteme entegre etmeyi başarmıştır. Bu açmazdan kurtulmak ve irinleşmiş sendikal zihniyetleri deşmenin artık zamanı gelmiştir. Ve yine, açlık-yoksulluk içinde kıvranan tabanıyla dalga geçer gibi “eve kapanma, çarşıya çık” sloganıyla, neredeyse ekonomik krizin sorumluluğunu işçi, memur, köylü kesimine yıkmaya çalışan sendikal zevzekliğin lağvedilmesi artık ‘birincil görev’ konumuna yükselmiştir. Açık ya da örtük ilişkiler ağıyla pasifize edilen sendikaları yeniden sosyal ve siyasal dönüşümün dinamosu konumuna yükseltmek artık kaçınılmazdır. Fakat bunun yolu ve yordamı konusunda sendikal çevrelerin farklı görüşleri söz konusudur. Öncelikle ortaklaşa bir yöntemin/anlayışın benimsenmesi kaçınılmazdır. Çünkü “çatal kazık yere girmez.” Sermayenin küresel ve organize saldırılarına karşı yine benzer yöntemlerle mücadele etmek daha rasyoneldir. Fakat bu mücadelenin ekseni antiemperyalist bir yaklaşımı barındırmalıdır. İşte tam bu noktada enternasyonal girişimlerin birçok açmazla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Bunların başında, emperyal ülke sendikalarının tutumları gelmektedir. Uluslar arası sömürüden nemalandığını unutmayan ve sermaye tarafından dizayn edilen bu sendikalar; emperyalizme karşı verilen mücadeleye açıkça engel olmakta ve aynı zamanda “sendika” kavramının da içini boşaltmaktadırlar. Hatta onların yörüngesine girmiş ülkemizdeki bazı sendikal yapılar, emek mücadelesinden çok ‘sözde demokrasi’ lakırdısına odaklanmaları ve bunu herkese ödünsüz dayatmaları “sapan bir davranış” olmanın yanında mücadeleyi bölük pörçük kıldığından, sermayenin sömürü güdülerine “araç” olma işlevini en üst perdeden yerine getirmekteler. Unutmamak gerekir ki ‘açlık fizyolojik bir ihtiyaçken, demokrasi sosyal bir ihtiyaçtır’. İyi bilinmeli ki “aç ayı oynamaz.” Ayrıca kabul etmek gerekir ki, enternasyonal sendikal bir hareketin/dayanışmanın küresel boyutta daha gerçekçi ve kalıcı mücadele verebileceği rasyonel gibi görünse de var olan şartlar altında, bu beklenti imkânsız sayılabilecek bir olasılıktan öteye geçmemektedir. Fakat Latin Amerika, Asya, Afrika gibi coğrafyalardaki antiemperyalist sendikal örgütlenmeler yakından takip edilerek, enternasyonalist bir hareketin ivme kazanma ihtimali her zaman değerlendirilmelidir. Hatta yeni bir sendikal arayış başlatarak, Türkiye gibi sömürge ülkelerin kendi mücadele tarzlarını özgünleştirmeleri ile farklı çözüm yollarının ortaya çıkma olasılığını sürekli aranmalıdır. Zaten batı sanayileşmesine paralel gelişen ‘sendikal mücadele tarzlarını’ bizim gibi geri kalmış ülkelerde aynen yürütmenin imkânı yoktur. Taklit ve ezberden ayrılıp, bünyemize uygun yeni bir modelin keşfi hem bize hem de bizim gibi az gelişmiş toplumların ezilen halkına kurtuluş reçetesini sunabilir. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ve sosyo-kültürel-siyasal zemin sendikal mücadelenin daha kendine özgü koşullarını dayatmaktadır. Özellikle 12 Eylül hareketinin yoğurduğu toplumsal yapıdan ‘sağlıklı’ bir sendikal hareketin doğmayacağı gerçeğini de unutmadan bir gruplama yaptığımızda, üç tip sendikal anlayışın emek mücadelesi saflarında tutunmaya çalıştığını görmekteyiz. Bunlar; - İşbirlikçi Anlayış - Sürekli Çatışmacı Anlayış - Çatışma-Uzlaşma-Çatışma Anlayışı Bu üç hareketin sendikal yörüngesini özetleyerek tanımlarsak; işbirlikçi anlayışın “emek-sınıf-kitle” tümevarımsalını her daim ‘ense-şaklak, yanak-makas ilişkisine’ kurban ettiğini, sürekli çatışmacı (devrimci) anlayışın “toplumsal gerçeklikten” kopuk olduğunu, çatıma-uzlaşma-çatışmacı (evrimci) anlayışın ise “sendikal direngenlik” eksikliği taşıdığını söyleyebiliriz. Sendikal örgütlenmeler, bireysel-grupsal ikbalden öte ‘ortak çıkarlar’ noktasında yoğunlaşan sınıfsal/kitlesel mücadele alanlarıdır. Bu rotadan hareketle sağlıklı sendikal mücadelenin “toplumsal gerçeklikten kopmadan, emek-sınıf-kitle ekseninde ve kararlı bir mücadele” programına dayanması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bütün bunlardan hareketle ülkemizdeki sendikal alanın boş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Var olan sendikal yapılanmaların “ideolojik-siyasal” renklerinden bir türlü kop(a)mamaları, emek mücadelesinden çok ‘başka meramların’ olduğu kaygısını emekçi kitlede pekiştirmiş, işkolu çalışanlarını sendikal örgütlenmelerin uzağına itelemiştir. Ayrıca şu ya da bu nedenle, herhangi bir sendikaya üye olanların büyük çoğunluğu da ‘emek mücadelesi samimiyetine’ pek inanmadıklarını açıkça dillendirmektedirler. Bunun nedeni Türk sendikal örgütlenmelerinin emek mücadelesi rekabetinden ziyade, bireylerin/çalışanların açık ya da gizli biçimde etnik-dini-siyasal köklerinin “baskılanması” ya da “tahrik edilmesi” üzerinden üyelenmelerinde yatmaktadır. Elbette sendikalar siyaset yapacaklardır, ancak bu ‘kuyrukçu siyaset’ değil, emeğin siyaseti olmalıdır. Her sendika sınıf gerçeğini unutmadan söylem ve eylemlerini bu doğrultuda biçimlendirdiğinde emek mücadelesinin ayak izleri, asgari düzeyde toplumsallık boyutunda algılanabileceğinden, sendikal çizgilerin süzülerek arınmasına yardımcı olacaktır. Sanal olan ile gerçek olan da ancak bu yolla ayırt edilebilecektir. Geçmişte kurulan ve “sendikal-siyasal foyaların” kısa zamanda belirginleşmesine neden olan Emek Platformu, bir nevi katalizör görevi üstlenerek bu türden bir ayıklanmanın tohumlarını daha önceden zaten ekmişti. Sendikacılığın “araç mı, yoksa amaç mı” olduğu bu türden girişimlerle sürekli test edilmelidir. Farklı amaç peşinde koşanların ise deşifre edilip süreçten tasfiyeleri sağlanmalıdır. İçinde bulunduğumuz konjonktür ve sosyal ortam emek örgütlerinin sendikal konsensüste ortaklaşmalarını imkânsızlaştırmaktadır. Bu durum sendikal kaygılardan değil, partisel pencerelerden bakan beyinlerden kaynaklanmaktadır. Yakın zamanda bu tür saplantılardan sıyrılıp ‘gerçek sendikacılık’ icra edilmediği sürece boşluk giderek büyümeye ve sendikaları emek mücadelesinden soyutlamaya kadar götürecektir. Sonuçta ortada ozon deliği gibi sürekli büyüyen bir “sendikal boşluk“ halen durmaktadır. Bir başka sorunda “sendikal alan boşluğu” gerçeğini kullanarak ortaya çıkan yeni örgütlenmelerin, sendikal işlevsellikten öte giderek diğerkâmlaşmalarıdır. Bu açmazdan kurtulma adına yapılan her türlü ‘kurucu girişim’, tabanda sürekli inancı ve güveni aşındırdığından giderek mücadeleyi zaafa uğratmaktadır. Oysa bunun başlıca sebebi “insan malzemesi yetersizliğidir” ve çözümü de niteliksel dönüşümden geçmektedir. Özellikle yönetici kadroların bilgi, beceri, deneyim, özgüven ve cesaret eksikliği ortalık yerde sırıtırken, ‘örgütlenme hakkı-özgürlüğü’ söylemi üzerinden yeni arayışlara yönelmek, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni ve haklı girişimlerin hevesini kırmaktan ve önünü tıkamaktan başka işe yaramayacaktır. Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımını savunmakla birlikte, bu hakların kullanımı yersiz ve ölçüsüz biçimde abartıldığında ortaya “sendikal soytarılaşma”dan başka sonucun çıkmayacağı da bilinmelidir. Her yeninin “değişik-doğru” olmadığını siyasal parti süreçleriyle birebir yaşayarak öğrenmiş bu toplumun, örgütlere karşı güven bunalımı yaşadığı bir dönemde, özellikle duyarlı emekçi kesimlere “sendikal dejavu algısı” yaşatmaya kimsenin hakkı olmasa gerek. Sanayileşmeye paralel olarak ortaya çıkan ve üretim sürecine emek katkısı sunanların mücadele-birlik-dayanışma örgütü olan sendikaların ilk biçimleri 1700’lü yılların hemen başında uç vermişken, bu tür örgütlenmelerin ilk izleri yaklaşık 200 yıl gecikmeyle ülkemize gelebilmişti. Bu durum her ne kadar ‘sanayileşme gecikmesine’ dayandırılsa da toplumsal değişmelerin/süreçlerin farklı cereyan etmeleri ve sosyal doku uyuşmazlığı bu farkın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Fakat bir asırlık sendikal geçmişimize rağmen, halen “sendikal geri kalmışlığımızın” gerekçesini ikna edici boyutta salt ‘sendika dışı nedenlere bağlamak’ pek inandırıcı değildir. Tabii ki emek mücadelesi çok zor şartlar altında, büyük bedeller ödenerek sürdürülmüştür. Fakat bu bedellerin karşılığı olarak günümüz sendikal kültürümüzü yeterli görmek ve hatta onu kutsamak en azından geçmişe saygısızlık, geleceğe ise karamsarlık taşımaktadır. 2010 Türkiye’sine yaklaştığımız şu günlerde bir tür ‘sendikal kabızlıkla’ karşı karşıyayız. Küresel sermayenin değişik saldırılarına karşı korunaksız bir durumda ve kokuşmuş sistemin kabarık faturalarını kuzu sessizliği içinde sırtlayan geniş halk ve emekçi kesimleri adeta çözümsüzlük içinde kıvranırken, onun örgütü olan sendikalar biçare ezikliği altında sinmiş durumdalar. Kendi kaynaklarından ve tarihinden soyutlanmış, ne idüğü belirsiz eylemsellik anlayışı ile pusulasını şaşırmış bir sendikal anlayışın süreci taşıması mümkün değildir. Çözüm ise “antiemperyalist” bir duruş ve “sınıfsal/kitlesel bilinç” doğrultusunda sendikal politikalar üretmekten geçmekte. Fakat söylenildiği kadar kolay olmayan, özellikle de günümüz şartlarında çok zor olan bu sorunsalı aşmanın tek yolu; sağlıklı sendikal ilkeler ve nitelikli kadrolardan geçmektedir. Oysa durum pek umut verici değildir. Ülkemizdeki sendikal gerçeğin içler acısı durumunu kışkırtıcı bir soruyla özetlemek gerekirse; “genel merkez boyutunda sendika yöneticiliği yapan acaba kaç kişi, emek-sermaye çelişkisini anlatabilecek kadar sendikal literatüre sahiptir?” Bu soru çok düşündürücü olmakla birlikte, çürümenin geldiği noktayı ve yapısal sorunların kronikleşmesini açıklayıcı bir bakış açısı yakalamamıza yardım etmesi açısından anlamlıdır. “Nasıl bir yönetici, hangi sistem?” sorusu, aradığımız cevabı bizlere vermektedir. Sistem ve durum analizi yapabilen, emeğin politikasını üretebilen, söylem ve eylemleriyle mücadeleye yön verebilen kadroların yönetim kademelerine gelmesini sağlayabilecek, sendikal secere ve liyakat esaslarını da dikkate alacak demokratik bir yapılanmaya acil ihtiyaç duyulmaktadır. Salt anlamda “en fazla oy” temeline dayalı seçim ve buna bağlı demokrasi algısı insanlık tarihinin en dramatik sonuçlarını ortaya çıkarmıştır. Bizdeki demokrasi kültürü de en çok oyu alan üzerinden kurgulandığından kaçınılmaz biçimde ‘ trajik-ironik yönetimler’ örgütsel bünyelerde çokça zuhur etmektedir. Sonuçta; bir takım ayak oyunları, kafa kol ilişkileri, duygusal tepkimeler ve değişik kategorize durumlar yaratıp ve bunların propagandasına dayalı ‘oy avcılığı sistemi’yle ele geçirilen örgütsel yapılanmaların, özellikle de her daim aktif ve sağlıklı bir yönetime sahip olması gereken sendikaların sürükleneceği mecra ortadadır. Tabanı ile kopuk, gündeme göre evrilen tutarsız bir söylem, olaylara ve taraflara göre değişken bir yaklaşım, asli faaliyetlerini yadsımış, ilkesiz ve örgüt kültürü gelişmemiş sendikalar, ‘kader çizgimiz-alın yazımız’ misali yaftalanmış boynumuzda sallanmakta ve daha da sallanacağa benzemekte. Peki, bu geri kalmışlık döngüsünden kurtulmak için ne yapmalı? Bu soruya herkesin kabul edebileceği sendikal ilkeleri hatırlatarak cevap vermenin daha yararlı olacağı kanısındayım. Özetle sıralayacak olursak; a- Demokratik işleyişi sağlıklı kılmak ve içselleştirmek b- Siyasi partilerin izdüşümü görüntüsünden kurtulmak c- Şeffaf ve izah edilebilir ekonomik faaliyetlerde bulunmak d- Tabanı ve kamuoyunu bilgilendirmek ve eğitmek e- Siyasal, sosyal, ekonomik vb alanlarda alternatif düşünceler üretmek ve desteklemek f- Ar-Ge birimleri kurarak reel ve rasyonel politikalar üretmek. g- Diğer örgütlerle/sendikalarla işbirliği zeminleri aramak, hatta zorlamak h- Bilim çevreleriyle ilişkide olmak i- Antiemperyalist ve tam bağımsızlıkçı bir anlayışı savunmak j- İşkolu özelinde çalıştaylar yapmak, yayınlar çıkarmak, kitaplar basmak. k- Uluslar arası sendikal faaliyetlerde bulunmak, var olan anlayışlarla mücadele ya da işbirliği yapmak, kendi anlayışını paylaşmak. Her örgüt bir kurumdur ve her kurumun bir işlevi vardır. Sendikanın temel işlevlerinden biri de “sağ-sol her iktidara karşı” emek ve demokrasiyi tavizsiz savunmaktır. Fakat emek mücadelesine karşı çözümcü-anlayıcı-saygılı bir iktidarla, onu sorun-çıban-nifak gören bir iktidarın da aynı olamayacağı elbette kabul edilmelidir. Buna rağmen sendikaların iktidarlara göre değişen çok farklı mücadele dozu belirlemeleri söz konusu olamaz. Sendikalar muhaliftir ve muhalifliğin verdiği güçle eylemselliğe geçip, toplumsal doğruların ortaya çıkmasını ve kamuoyunu ‘emeğin üstünlüğü ve haklılığı’ konusunda iknaya çabalamalıdır. Bu yapılırken, hiçbir kaygı taşımaksızın yasallıktan öte meşruluk sınırları zorlanarak hareket edilmelidir. Unutulmamalıdır ki, haklar yasal sınırlar içinde hareket edilerek değil, kamuoyunun vicdanında meşru kabul edilerek ve sokakta mücadeleyle kazanılmıştır, yine aynı mücadeleyle kazanılacaktır. Bu kritik noktada aklın yolunu ve solduyunun sesini sahiplenmek ve egemen kılmak emek örgütlerinin asli görevleridir. Gündemin peşinden sürüklenerek, plansız-projesiz günübirlik tepkilerle sendikacılık yapılamaz. Ayrıca bu durumu kamufle edebilme uğruna benimsenen “promosyoncu sendikacılık” (-ki ülkemizde bu anlayış egemen) çizgisinin, emekçi kitleyi yozlaştırmakta ve ucuz çıkarlar peşinde koşan ‘sığ’ ve ‘kısır’ bir sosyal zümreye dönüştürdüğü unutulmamalıdır. Son kertede, emek mücadelesi kapitalist sistemin tasfiyesi ile özgürleşecek ve yeni bir aşamaya geçecektir. Bu diyalektik süreci hızlandıracak en önemli etkenlerden biride sendikal mücadeledir. Emeğin üstünlüğünü, saygınlığını ve kutsallığını savunan ve bunun aktif savaşımını veren sendikalar, içinde bulundukları geri kalmışlık açmazından sıyrılmadıkları takdirde, bedeli giderek ağırlaşan sömürü ve kölelik düzeni daha uzunca süre devam edecektir. Sendikacılar artık şunu iyi bilmeli ki; “fareli köyün kavalcısı” türünden hikâyelerle bu kervan daha fazla yürümüyor. Ya adam gibi sendikacılık yapacaksınız, ya tez elden bavulları toplayacaksınız. Tercih sizlerin.
|
|
|||||||||||||
|
©2006-2009 Tüm Hakları Saklıdır. Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||